Liselerimiz, üniversitelilerimiz, yurtlarını savunmak için hayatlarının baharında gönüllü oldular. Onlar, asla beklemediler, yaşamak ne güzel şey demediler. Memleket olmadan gelecek düşü kurulur mu? Tereddütsüz Çanakkale’ye koştular, adeta yarışırcasına…

Stalingrad’dan sonra tarihin en büyük ikinci cephe savaşında, bedenleriyle barikat kurdular. Düşman, Anadolu’ya girmesin diye canlarından oldular. Evet, okullar o yıl mezun veremedi, çünkü koyun koyuna öldüler, o güzelim delikanlılar… İnançsız ve amaçsız yaşanmaz dediler, öğrenciyken, öğretmeni oldular, halklarımızın… Sinan Çetin de kalkmış, hani o bildik “Hayat güzeldir!” lakırdısı ile 450 bin can alan Çanakkale Savaşı’na dair bir film (Çanakkale Çocukları) çekmiş, hem de evinin arka bahçesinde… Barış yanlısı olacak başka bir savaş bulamadın mı, diye sorarlar insana, hayır, savaş karşıtı olsa yine gam yemeyeceğim. Neredeyse, eşit mesafede duracağım şaşkınlığı ve medeniyetler ittifakı hayranlığıyla, işgal ordularını, evine konuk edecek. Arkadaş! Düşman, yurdu ele geçirmeye gelmiş, Türkçe olimpiyatlarına katılmaya değil. Yani ağırlamaya hiç gerek yok. Neyse tarihler de tutmuyor, çok şükür.
Mucizeleri olan, gerçekten Ağustos’ta kar yağdıran bir film bu… Çanakkale Çocukları, elbette günümüze göndermelerle dolu, dümende Sinan Çetin olunca, haliyle şaşırtıcı değil! Mesaj kaygısı bitmiyor, batı hayranlığı dinmiyor, yeri geliyor, kurtuluşu halklara değil, dine bağlıyor, Çanakkale’yi, günlük politikalara meze ediyor. Göz var, izan var, üstüne üstlük vicdan diye bir şey var. Çanakkale’de Türk, Kürt demeden, omuz omuza savaşa giren dedelerimize ayıp oluyor, resmen. Biz de biliyoruz, analar ağlamasın demeyi, savaşlara karşı durmayı… Üstelik hep antimilitarist oldum, yargılandım, askere zorla götürüldüm. Ancak bu başka bir mevzu, emperyalistlere karşı yurdunu savunmak, meşru bir durumdur. Evine hırsız girmeye çalışsa, sen kapıyı açacak ve buyur arkadaş, mahremin ne önemi var mı? diyeceksin. Hayır! Demeyeceksin… Belki diyenler de olur, kuşkusuz tarihte örneği çoktur.
Çanakkale’ye yıllar önce bir gece varmıştık. İstanbul Üniversitesi öğrencileriyle, şafağın sökmesini beklemiştik, hem de zemheride… Tabyaları, siperleri, tünelleri gezmiştik, 57. Alay yakmıştı içimizi… Çanakkale’yi görmeyen, orada yaşananları hissedemez. Bir karış toprak belki, lakin orada, süngü mesafesinde tutunmak ne zorlu, ne bela ve ne onurlu bir iş, gerileyemezsin, siperini terk edemezsin. Ölmek pahasına, mevziyi ve safını koruyacaksın, işte tam orada kök salacaksın. Çünkü önünde düşman, arkanda kocaman bir vatan var. Tüm sevdiklerini ardında bırakanlar, onlara özgür yarınlar hediye etmek için oradalar, bunu anlamak çok zor olmasa gerek. Neyse…
Dönelim yine filme, İttihak ve Terakki’nin başında duran zengin madenci, Osmanlı mebusu ve Alman dostu bir babanın, İngiliz eşiyle olan evliliğinden iki çocuğu var. Büyük olanın adı James, küçük olanı ismi ise Osman… Biri İngiliz hayranı, diğeri Anadolu’nun… İki kardeş evden ayrılıyorlar, Osman madene çalışmaya gidiyor, James ise İngiltere’ye okumaya… Ancak bu iki genç, karşı saflarda savaşmak için Çanakkale’de buluşuyorlar, anneleri de rüyasında bunları görüyor ve öykü başlıyor. Detaylara daha fazla girmek istemiyorum, çünkü mantığın iflas ettiği noktada, saçma sapan bir olayı anlatmak, inanın pek kolay değil. Oyunculuklara hiç değinmiyorum, performanslar felaket muadili… Hadi Sinan Çetin’in eşi ve çocukları oyuncu değil, Oktay Kaynarca, Yavuz Bingöl, Wilma Elles ve Haluk Bilginer’in de vasatı aştığı söylenemez.
Sanatsal hareketlerle başlayan, giderek klişelere yaslanan film, finale doğru kara mizaha dönüşüyor. Senaryo bildiğin kötü, diyaloglar desen feci… Acımasız yabancı, merhametli yerli gibi gelgitler, cephe gibi bir atmosferde komik kaçan mucizeler, ne yazık ki yama gibi duran dinsel motifler, İngilizce konuşmasını engellenen, piramitleri görmek isterken kendini Çanakkale’de bulan Osmanlı’dan olma bir Anzak ve daha neler neler… Alt metinde, üst metinde, hemen her sahnede ben mesajımı vereyim kaygısı, didaktik bir anlatım, boş yere öldünüz söylevi, Çanakkale’nin bir ayıp olduğu düşüncesi, değersizleştirme, önemsizleştirme çabası ve dahası… Bu denli bireyselleştirilen bir savaş ve yeniden var oluş filmi olmaz, olamaz. Dili varmıyor ancak, birbirlerini süngüleyecek kadar gözü dönmüş evlatlar yetiştiren bir anne, çocuklarına tekrar kavuşsun diye, baba ve yurt elden çıkarılabilir, hatta ve hatta Çanakkale geçilsin! bile denilebilir. Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni türküsünü, bir elmanın iki yarısıyken, şımarık ve zengin veletlere ithaf etmek de nesi… Vay be! Tam 261 kopyayla gösterime giren Çanakkale Çocukları’na gidin demem, diyemem. Hani işim bu olmasa, kesinlikle seyretmezdim. Çünkü toparlanması pek kolay olmuyor, öfkem geçmek bilmiyor, mantığım ve vicdanım buna isyan ediyor. İki tane Çanakkale filmi daha var sırada… Umarım, bir devrin battığı yere, saygı duyan yapımlar olurlar. Biricik beklentim budur.