Toplumsal düzen dediğimizde aklımızda canlanan şey muhtemelen (en genel şekilde) yöneten ve de yönetilen ikilisinin oluşturduğu bir topluluktur. Bir cemiyet, bir cemaat, bir iş yeri, bir köy, bir şehir, bir ülke… Tamamında büyüklü küçüklü yönetenler ve de yönetilenler mevcut. Bugün, toplumsal bir düzen, işte tam olarak tüm bunların bileşkesiyle oluşmuş olan ve karmaşıklığı kendi kavramını çoktan aşmış bir yapıya kavuşmuştur.

 

Bir toplumsal düzen, bit toplumun ahenkli bir şekilde varlığını koruması sistemi ise, bir düzenin toplumsallığı da, bu düzenin, yani sistemin topluma ne kadar entegre olabildiğine ve dahası ne kadar kabul gördüğü ile ilintilidir.

Geçmişten günümüze her topluluk kendi içerisinde kuralları olan düzenler oluşturmuştur. Her topluluk kendi evrimi çerçevesinde, çevresine ve üyelerine has karakteristik kültürler yaratmıştır. Bu kültürler ise, önce yazılı olmayan kurallarını, daha sonra ise yazılı kurallarını ve dolayısıyla da, yönetim biçimlerini büyük ölçüde biçimlendirmiştir. İşte her toplumun toplumsal düzeni de, bu nedenden dolayı, benzerlikleri var olsa bile, kendi içerisinde nüans farklılıkları barındırmaktadır. Bugün, dünyanın pek çok ülkesinin yönetim biçimi demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, federasyon, krallık olarak geçiyor olsa da, yönetim yapıları incelendiğinde hepsinin birbirinden farklı geleneklere, işleyiş biçimlerine ve dahası farklı seremonilere, ritüellere sahip olduklarını görebiliriz. Örneğin, İngiltere halen bir krallık rejimi içerisindedir, ancak buna karşın demokrasinin oldukça gelişmiş olduğunu görebilmekteyiz. Diğer yandan ise, Orta Doğu’ya veya Afrika’ya baktığımızda gördüğümüz krallıkların İngiltere Krallığı ile pek de bağdaşmadığını, hatta çoğu yerdeki düzenleşmiş krallıkların İngiltere tarihinde bile yeri olmadığını görebiliriz.

Kısacası, yönetim biçimi adının aynı olması, yönetim düzeninin aynılığını beraberinde getirmeyebiliyor her zaman.

İşte, adı krallık da olsa, demokrasi de olsa, sosyalizm de olsa, her sistem ülkenin (yörenin) kültürüne göre çeşitli açılardan, çok çeşitli şekillerde şekillenmektedir. Bugün dünya’da pek çok savunucusunun bile oldukça dogmatik bir şekilde ifade ettiği sosyalizm, Çin’de bugüne kadar uygulanmamış bir şekilde (ve de büyük bir başarı ve dirayet ile) yürütülmekte. Sistemin temel dinamiklerinde sabitlik var olsa da, genel olarak sistemin düzenleştiği üst yapıda pek çok farklılıklar mevcut. Ancak, tüm bu farklılıklara rağmen Çin’de üretim araçlarının devlete ait olduğu, planlı bir ekonomi ile yürütülen bir sosyalist sistem mevcudiyetini koruyor. Çin’in tarihi boyunca dış dünyaya kapalı yapısı ve coğrafi konumu ise, belki de sistemin işleyişindeki en büyük etken.

Diğer yandan, bir Küba örneğinde, Çin’in diktatoryal yapısından çok, daha “romantik” bir yapı içerisinde ve katı olmayan bir sosyalizm karşımıza çıkmakta. Aynı şekilde SSCB örneğine baktığımızda ise, kahramanlık destanları üzerine kurulmuş ve de bir emperyal bir güç haline gelerek, diğer ülkelere dikta edebilen bir sosyalizm yapısı görüyoruz.Sistemin diğer tarafında ise, ABD’nin kapitalizm anlayışı ile, Avrupa’nın kapitalizm anlayışı arasındaki farklılık da, dikkat edilmesi gereken diğer bir örnektir. Sosyal devlet yapıları, demokrasiye bakış açıları da birlikte irdelendiğinde aynı isimli, ancak farklı biçimlerde karşımıza iki düzenin çıktığını görebiliriz pekâlâ…

Türkiye

 

Türkiye Cumhuriyeti için kendimiz dahil, sürekli olarak feodal Osmanlı toplumu üzerine “yukarıdan inme” tabirini kullanırız. Haksız da değiliz bunda. Her ne kadar bu ülkenin bugünkü sınırları içerisindeki tüm insanları kitleler halinde verdikleri savaşım sonucunda bu ülke kurulduysa da, bu toprakların düzeni demokratik ve/veya bir cumhuriyet değildi. Hatta, 1. ve 2. Meşrutiyetin -sınırlı da olsa- yaşandığı İstanbul haricinde demokrasiden haberdar olan kesim bile oldukça sınırlıydı. Haliyle, 1923 devrimi ile bu ülkede yeşeren demokrasi ortamı, halk için, halka rağmen bir demokrasi halini almıştı. Ancak, yaşanılan büyük zaferler ardından toplumun bir karizmatik lideri vardı ve bu sistem bu liderin isteği ile ortaya konmuştu. İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyet dönemlerinden beri fikren de olsa amaç edindiği cumhuriyet, 1923′te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde pratiğe dökülme fırsatı yakalamıştı.

Ancak ne var ki, özellikle Anadolu halkı İstanbul’da meşrutiyet zemininin oluşturduğu cemiyet düzenini, köklerinden gelen cemaat düzeninin içerisine oturtamamış, kapitalizm’in burjuvalaştırma ve proleterleştirme süreçlerini yaşamamış ve dahası bir seçim yapma bilincini henüz gerçek anlamıyla yaşayamamış bir durumdaydı. 1923 sonrasında, bir tek parti yönetimi ile demokrasi ve cumhuriyeti müjdeleyen Mustafa Kemal Atatürk, tüm yurt genelinde bir fırka örgütlemişti: Cumhuriyet Halk Fırkası.

Bu fırka, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisiydi. Bir ölçüde İttihat ve Terakki’nin devamı sayılabilecek, rejimi yaymayı, sağlamlaştırmayı ve de sürekli kılmayı amaç edinmiş bir yapılanma hedefleniyordu. Ekonomi ve sanayi büyük ölçüde geliştirilebildi. Halkın azmi ve zanaatkârlığın yaygınlığı bu durumun kolaylaşmasını sağlamıştı. Ancak, toplumsal bir düzen, her zaman demokrasiyi kökeninden zorlamaya devam ediyordu. Yapılan seçimlerin, kökleri çok eskilere dayanan cemaat yapılarının, kapsadıkları kitleyi bir noktada zorlayarak, cemaati yöneten kişilerin seçimleri, cemaatin seçimleri haline gelmiş ve bireysel özgürlüğün temel kural olduğu demokrasi rejimi, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde duraksamaya uğramıştır.

İşte bu cemaat yapıları, dernekleşme çalışmalarına hız verilerek cemiyetleşme eğilimine gidildiyse de, cemiyetleşen cemaatler, kendi kitlelerinde koparak aktörleşmeye başlamışlar, bu cemiyetlerin cemaat zamanlarındaki kitleleri ise, cemiyeti bir kenara bırakarak kendi içlerinde cemaat yapılarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Bu tercih, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, demokrasinin işleyişinde hep aksaklıkların baş aktörü olmuştur. Cemaatlerin, günden güne cemiyetleşerek ekonomik ve siyasal aktörler haline gelmesi süreci ile ise, demokrasi halkın seçimlerinden çok cemiyetler arası bir çekişme haline gelmiş, güçlü olan ve cemiyetleşmiş cemaatlerin hüküm sürdüğü bir toplumsal düzen ortaya çıkmıştır. Akrabalık, memleket ilişkileri her zaman cemiyet yapılarında başrolü üstlenmiş, cemiyetler ile birey arasındaki rolü ise cemaatler üstlenerek cemiyet ve cemaat yapısının bir arada olduğu ikili bir sistem meydana gelmiştir. Bu yapı ise, cemiyetlerin birleşerek büyümelerine büyüyen cemiyetlerin ise, birleşen cemaatlerin kökleşmesine genişlemesine yol açmıştır. İşte bu cemiyetlerin daha örgütlü hale gelerek, partileşmeleri süreci ardından ise, Türkiye’de siyasal partilerin futbol takımlarından pek bir farklılıkları kalmamıştır.

Çünkü, demokrasi rejimi çerçevesinde siyasal partilerin ileri sürdükleri fikirler ve vaatler ile toplayacakları oyların çok büyük bölümü, geçmişte birleşerek hali hazırda kendi yapılarını oluşturan cemiyet ve cemaatlerden gelmiş, partilerin vaatleri ve fikirleri, partilerin temsil ettiği kitlelerin ardında kalmıştır.

1980′lere yaklaşıldıkça, yükselen burjuvazi ve proterleşen halk kitleleri, cemaatlerin ve cemiyetlerin etkisinden çıkmaya başlamış, yaşadıkları çıkar ve güç savaşımlarına göre, kendilerini ifade ettikleri görüşü temsil ettiklerini düşündükleri, ancak çoğu zaman yine de içerisinde cemiyetleştikleri partilere yönelmeye başladılar. Bu yönelim ve de yönelimin hızı, henüz oturmamış olan demokrasiyi ve de aktörlerini farklı bir zemine kaydırarak, aslında olmaları gerektiği yönetim, fikir ve çözüm üretme zeminine çekmiştir. Ne var ki hazırlıksız yakalanan yöneticilerin, gelişen olaylar karşısında aciz kalması ile 1980 askeri darbesi yaşanmıştır. Bu noktada asker; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasinin yerleşme sancısını, bir hastalık olarak görerek, çatışmaların kökeni olan demokrasinin kaynağını keserek, cumhuriyet devrimlerinin o güne kadar aldığı tüm aşamaları tersine çevirmiştir.

12 Eylül 1980

İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüm noktası.

Cumhuriyet Türkiye’sini kurtarmaya çalışırken, demokratik Türkiye’yi yerle bir eden, henüz çözülmeye başlamış ve bireyleri özgür bırakması an meselesi olan cemaatleri yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde canlandıran ve halkın bilinçli seçimleri ile şekillenmeye başlamış demokrasi kaynağını, kültleşmiş burjuva cemiyetlerine altın tepside sunan bir darbe 12 Eylül 1980.

Türkiye Cumhuriyeti, geçmişinden beri yapısında varlığını korumuş cemaat ilişkilerinden kurtulmaya, sınıf mücadelesini yaşamaya başladığı sırada, tam da halkın kendi seçimini kendisinin yapacağı bir ortamda, bir abi/baba edasıyla halkın her kitlesine birer tokat atarak kavgayı ayırmıştır.Ancak bu, onları barıştırmaya değil, abi/babalarının boyundurukları altında sürekli olarak birbirlerine kin duyan cemaatler haline getirmişti. İşte her kitlenin aldığı bu darbe, onları kitle bilincinden uzaklaştırarak, kabuklarına, yani cemaatlerine geri dönmelerine neden olmuş, cemaatlerin besledikleri cemiyetlerin varlığının yok olması ile cemaatler cemiyetleşme yarışına girmiştir. İşte Türkiye solunun bölünmesinin bir nedeni de bu yarıştır.

Diğer yandan ise, Türkiye sağındaki köklü ve değişmemiş cemaat yapısı, yeniden cemiyetleşme sürecinde bir yarış yerine, ortak paydada çalışarak kitleleşmiş ve sol karşısında siyasal başarılara imza atmışlardır. Bu cemaatlerin cemiyetleşme süreçlerinin yanında, burjvazinin de bu kitleleşmiş cemiyetlerin desteklerini almaları, karşılıklı bir çıkar ortaya koymuş ve biribirinden beslenen ikili bir yapı ortaya çıkartmıştır. Cemiyetlerin kitlesel çoğunluğu ile yakaladığı siyasal güç ile beslediği burjuvazinin kazandığı paralar ile cemiyetleri ve cemaatleri beslemesi döngüsü yaratılmış oldu. Buna karşın ise, cemaatlerden yoksun bir şekilde bir cemiyetleşme yarışında olan Türkiye solu, herkesin kendisini yeni ve özgün sanarak cemiyetleşme eğilimine gitmesi sonucu olarak, tek hücreli canlılar gibi sürekli bir biçimde bölünmüş ve zaman içerisinde dağılmıştır.

1980 darbesi Türkiye solunun sonunu getirmiştir dense de, Türkiye solunun sorunu 1980′den çok daha öncesine, Osmanlı’daki cemaat yapısına ve solun Türkiye Cumhuriyeti toplumsal yapısına yabancı kalmasından başlayan ve cemaat yapılarının cemiyetleşememesiyle de devam ederek 1980 darbesi ile cemiyetlerin dağılması süreci ile de devam eden bir kökene dayanmaktadır.

Bugün

İşte, Türkiye Cumhuriyeti’ne “yukarıdan indirilen” demokrasi, cemaatleri cemiyetleştiremediğinden, cemiyetleşenlerin ise bu gelişimi hatalı algılamalarından dolayı, bugün bile hala oturamamıştır. Bugün, Demokrasi savunuculuğu yaptıklarını sananların bile aslında hala bir takım tutarcasına partilere oy verdiği, kuvvetli cemaat yapılarının kitlesel oylara yön verdiği, cemiyetleşmiş cemaatlerin ise cemiyet çıkarlarına yönelik olarak kapsadıkları cemaatlerin oylarına yön verdikleri, partileşmiş cemiyetlerin ise, barındırdıkları cemaat ve cemiyetleri kendilerine “taban” olarak düşünerek vaatlerini ve politikalarını bu kitle üzerinden yürüterek, tabanları dışında kalan cemaatleri, cemiyetleri yok saymaları her gün yeniden ve yeniden örneklenebildiği bir demokratik sisteme sahibiz.

Ne yazıktır ki, bugün aslında “demokrasi adına” yapılan hiçbirşey, gerçekten demokrasi adına değil, hala cemiyet ve cemaatler adına yapılmaktadır.

Bugün Türkiye Demokrasisi içerisinde, geçmişte cemaatlerin cemiyetleşmesi, bu cemiyetlerin de partileşmesi ile doğal tabanları olan partiler, bugün yerlerini cemiyetleşen ve ardından da cemaatleşen partilere bırakmış durumda. Ancak, bugün geçmiştekinden çok daha kitlesel çalışmaların, yönlendirmelerin ve manipülasyonların yapılabildiği bir çağda, geçmişin “kemik” cemaatleri yerlerini son derece kaygan, geçirgen, değişken ve kaygan taban cemiyet ve cemaatlerine bırakmış, partilerin hizmetleri ise yerlerini kâr pastasından verdikleri paya dönüşmüştür.

İşte gelişimi sırasında zorlanan, tam olgunluğa ulaşmak üzereyken kafasına vurulan bir demokrasi, artık doğru yolunu yanlış kabul etmiş, yanlış yolu ise doğru kabul ederek ilerlemeye başlamıştır. İşte bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin esas sorunu da budur. Askeri bir darbe tehdidi değildir.