“yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?”
-pablo neruda
Kendi hikayesi olan yolculuklardır.
Tren dağların arasında süzülmekte, Köln’e ulaşmak için bir saat kaldı. Raylara paralel, sol tarafımda trenle beraber nehirde süzülmekte. Nehrin diğer yakasında sıra sıra evlerin arkasındaki tepelerin en yükseğinde görkemli bir şato, sessiz ve sakin yerinde, geçenleri seyrediyor. Belki içinde hala yaşayan birileri vardır, ya da müze olmuştur. Dışarıdan bakıldığında, çok uzaklarda, kimsesiz görünüyor. İnsan neden böyle bir yere şato yapar ki? Acaba ilk sahipleri diğer insanlardan farklı olmak ve görkemlerini bu şatoyla göstermek için mi, yoksa herkes gibi olmaktan korktuklarından midir böyle bir yerde yaşamayı tercih ettiler? Almanya’nın geri kalanına göre oldukça güzel ve güneşli bir havada içim kaskatı…

bu katı kaskatı beden,
dağılıp gitse bir çiğ tanesinde sabahın.
ya da yasaklamamış olsa tanrı,
kendi kendisini öldürmesini, insanın.
Diyor bir sahnede Hamlet! O an o şatoda olmak ve kalın duvarlarına bunları bağırmak isterdim. Yaşamak ister miydim acaba böyle bir yerde?

Zamanın büyük düşünürleri ömürlerinin belli bir zamanında inzivaya çekilir ve olgunlaşırlarmış. En büyük eserlerini bu inziva sonrasında verirlermiş. Bir tür ayin gibi, ama uzun, çok uzun bir yolculuk. İnsanın kendi iç dünyasında yaptığı bu keşif tıpkı Nietzsche’nin Zerdüşt’ünde olduğu gibi kendi aydınlanmalarını keşfettikleri ve bunu yaydıkları bir yolculuktur. Çoğumuz böyle bir şey yapmasak da, bir modern zaman araştırmasına göre insanlar hayatlarının yarısını kendi kafalarında geçiriyormuş, yani hayatın yarısı yaşamak ise diğer yarısı hayal etmekten ibaret. Bir bakıma herkes benzer bir şeyi yapıyor ama çok azımız kendi iç dünyamızın derinliklerinde boğulmayı göze alabiliyor, bunun için sebat gösteriyor. Anadolu kültüründe Rumi’nin ya da yunus’un ham iken pişmek dediği bu olsa gerek…

Tren yolculuğu bir Anadolu kasabasında devam ediyor. Ağır bir sis çöküyor. Dağların tepesinden inen bu beyaz duman; bakımsız, yorgun ve yeşille çamurun çirkin karışımını örtmeye başlıyor. Tren raylarının yeni yapıldığı kenarlarında unutulmuş beton yığınlarının unutulmuş olmasından belli.

Geç kalacağım! Oysa ki Köln’e vardığımda tam beş dakika sonra bineceğim diğer trene yetişebilecek miyim diye bile kaygılanmamıştım. Üstelik bu sefer yetişmem gereken bir şeyde yokken… İstasyonda beni bekleyenin bile umursamayacağı küçük bir gecikme içime yol boyunca seyrettiğim sis gibi ağır ağır çökmekte ve canımı sıkmakta. Tren tam on üç dakika geç kalacak. Beklemek canımı sıkıyor ve böyle zamanlarda cevabını bulamayacağım sorularla kendimi meşgul etmek gibi bir alışkanlığım var. Bu tıpkı önümde duran masanın gerçekte var olup-olmadığını düşünmek gibi sonu asla gelmeyen sorulara cevap aramak gibi. Ama bu sefer masanın varlığını düşünmek istemiyorum…

Sanırım heyecanlıyım, ve bunu kendime itiraf etmek yerine tüm kabahati trenin geç kalacak olmasında buluyorum. Neden heyecanlanıyorum ki? Bilmiyorum! Bazen hiç büyümediğimi düşünüyorum. Büyümek, bana hep duygusuz, ruhsuz insanı hatırlatır. Bir gün büyüdüğümde bende o insanlar gibi olacaktım, ama hala olabilmiş değilim. Bir rus matematikçi; matematikçiler matematik yapmaya başladıktan sonra asla büyümezler derdi. Acaba ben kaç yaşında kaldım? Sekiz olabilir mi? Değil, değil! İnsan sekiz yaşında iken acımasız oluyor; hayatı keşfetmekle kendinden daha zayıf canlılara zarar vermek arasında ahlaki bir denge olabileceği ihtimalini kavrayamıyor o yaşlarda. Belki dokuz ya da yedi olabilir. Ama asla sekiz değil! O yaşlarda kalmış matematikçilerin, cüsse olarak büyüdüklerinde o hep korktuğum, soru sormaktan çekindiğim acımasız matematik profesörlerine dönüştüğünü gördüm. Aksi, asık suratlı matematik hocalarının hep sekiz yaşında kaldıklarını düşünmüşümdür.

Nihayet bitmek üzere yolculuk. Tren şehrin içine eski hızına nispet ağır ağır ilerliyor. Yolun iki tarafına dizili kakofonik binaları seyrediyorum. Belki bu giriftin içinde benim keşfedemediğim bir uyum vardı. Daha eski bir şehir beklerken, eskimiş bir şehrin içine tren yavaş yavaş süzülüyor. Canım daha da sıkılmaya başlıyor, bir an hiç gelmeseydim diye düşünmeye başlıyorum. O zaman on üç dakika beklemek zorunda kalmayacaktım. Artık heyecanlandığımı kendime itiraf etsem mi? Yoo, henüz değil! Belki trenden inerken bunu yapabilirdim. O zamanda bütün bu heycanımın nedenini ilk kez gittiğim bu şehire bağlayabilirdim. Evet, evet güzel bir plan. Tam trenden inerken heyecanlanacağım ve tüm bu heyecanımın sebebi de bu eskimiş şehir olacaktı.

İnsan çoğu kez kendine itiraf edemediği, kolaya kaçma çabası vardır. Aradığımız ya da kendimize itiraf edemediğimiz soruların hazır cevapları her zaman kafamızın bir köşesinde kullanılmak üzere bekler. İlk insanın cevap bulamadığı doğa olaylarına sebeb olarak tanrı fikrini ortaya atması o zamandan beri kafamızın içinde, kıyıda köşede sakladığımız bir cevap olsa gerek. Güneşin ve ayın bizi ısıtması ya da aydınlatması ilk tanrılarımızdan olması tesadüf değil! O zaman için bunların ne olduğu ve neden dünyamızı aydınlattığı, ısıttığı ya da bir anda kaybolduklarını dair verebileceğimiz en anlamlı cevabın tanrılarımız olduğu idi.

Bugün batı dünyasında bile bazı tarihçiler medeniyetimizin kökenlerinin Antik Yunan’a değil de Sümerler’e dayanmış olabileceğini daha yüksek sesle söylüyor. Her ikisinin de çok tanrılı olması ve bunu bize miras bırakmamaları bana hep üzerinde düşünülmeye değer bir soru gibi gelmiştir. Tanrılar ve tanrıçalar yavaş yavaş yok olurken, geriye; görmediğimiz, kudretinden sual olunmayan ruhani bir tanrının yükseliyor olması bir yana, neden diğerleri yok oldu? Acaba tanrılar kendi aralarında acımasız bir yok oluş savaşına giriştiler de, sadece biri mi bu savaştan galip geldi?

Hititler’in Anadolu’da uzun bir süre sorunsuz bir şekilde hüküm sürmesinde böyle bir savaşı daha barışçıl bir yolla çözmüş olmaları yani her fethettikleri toprağın tanrılarını da sahiplenmeleri ayrı bir gariplik. Ama benim kafamda hala bu savaşın neden tek bir tanrı tarafından kazanıldığı ve üstelik diğerlerine hiç benzemeyen bir tanrı tarafından sorusu var…

Bence bir savaş olmadı, olduysa da öyle yok etme pahasına değil! Sadece tanrılar Olimpos’u terkedip bizim aramıza karıştılar. Bugün hepimizin Olimpos’taki tanrılardan başka, en derin ve karmaşık sorularımıza verdiğimiz ve kıyıda köşede sakladığımız hazır cevaplar var. Bugün her zaman olduğundan daha fazla bencilsek, birbirimizin kuyusunu kazıyorsak bunun tek sebebinin kapitalizm olması, başka ülkelerin bizi sömürmesinin yeterince vatansever olmamamızdan kaynaklanması veyahut en iyi şeylere sahip olmamız gerekirken, zeki ama çalışmayan bir kafamız olması hep bundan… Tüm bunların aslında bu hazır cevaplarımız olması da hep bundan; hayatın içine giren, ruhlarımızın en derin yerlerine nüfuz etmiş tanrılar yüzünden. Ve yine Hititler’in yaptığı gibi her yeni soruda ya da sorunda yeni cevaplara yeni tanrılar ekliyoruz. Ne batı yakasında ne de doğu yakasında aslında değişen bir şey yok!

Richard Feynman, bir kitabında Kargo Tarikatı’ndan bahseder. Büyük dünya savaşında Avusturalya’ya savaş uçakları için üs kuran batılılar, savaş sona erdiğinde uçak pistlerini ve hava kulasını kendileriyle beraber götürmek yerine orda bırakırlar. Ne savaştan ne de uçakta haberi olmayan yerliler uzun bir süre bekledikten sonra bir türlü gelmeyen uçakların daha doğrusu tanrıların tekrar geri gelmesi için tıpkı batılıların yaptığı gibi uçak pistlerini ışıklandırırlar ama bu ritüeller sonucu hala tek bir uçak bile piste inmez. İşte Feynman bu türden bir neden-sonuç ilişkisinin kolaya kaçmak olduğunu anlatırken bilimsel düşüncenin aslında ne olması gerektiğini söyler. Asıl olanın tıpkı yerliler gibi ritüeller yapmak değil, işin özünü kavramak olduğunu söyler. Tıpkı her saçları uzun ve beyaz adamın Einstein olamayacağı gibi…

Before Sunrise filminde esas kız, esas oğlana tanrının ne olduğunu sorar ve ardından; “Tanrı ikimizin arasındaki boşluktur” der. Bence tanrı varsa bu bizim kendimiz ile nesnel dünya arasında kurduğumuz bağ olmalı, bizle dünya arasındaki boşlukta bir yerdedir tanrı. Ve bu boşluk; doğa ile kendimiz arasında kalan sorularımız ve kafamızın içindeki Kargo Tarikatı’na özgü Sümerler’den ve antik Yunan’dan kalan hazır cevaplar olsa gerek.

Trenden inmek üzereyim, eski şehrin soğuğu yüzüme vuruyor, havanın keskinliği kafamdaki bütün soruları bir kenara itmeye başlıyor ve gözlerim onu arıyor. Sanırım bir anlıkta olsa heyecanlanmaya başlıyorum… Orda olmadığını anladığım an, ilk başta aklımdan beklemek geçiyor. Beklemeye başlıyorum; önce bir koltukta oturuyorum, duvarlardaki ve panolardaki yazıları okuyorum. Zaman geçmiyor, oysa bir dakika bile geçmedi, çok kısa bir süre. Trenden inerken bir anlıkta olsa heyecanlanmıştım. Peki şimdi neden? Gayet güzel bir planım vardı… Sanırım beklemeyi sevmiyorum! Evet, kesinlikle sebebi bu olsa gerek. O zaman oradan bir an önce ayrılmam gerekti. Hızlı adımlarla bekleme salonun diğer ucundaki koridora ulaşmak sadece bir kaç saniyemi alıyor. Gidip elimi yüzümü yıkıyorum, ve telefon çalıyor. Birazdan geleceğimi söylüyorum. Trenden ilk kez inmenin heyecanı ile salona giriyorum. Ama sadece trenden ilk kez inmenin o an ki heyecanı. Yoksa beni bekleyenin gözlerine ilk kez bakacak olmanın heyecanı değil!