Derin Anadolu / Nedim Gürsel

Anadolu’yu derinden okumak
Anadolu… Derin Anadolu… Nedim Gürsel’in kaleminden İznik’ten Harran’a, Denizli’den Niğde’ye, Assos’tan Tarsus’ta uzanan bir yolculuğun izdüşümleri…
Derin Anadolu, Nedim Gürsel’in Anadolu yolculukları üzerine yazdığı edebi bir gezi metni.
Kitaptaki metinlere Fransız fotoğrafçı Damien Guillaume’un fotoğrafları eşlik ediyor.
“Okul gezilerimizden anımsıyorum.
Başında hasır şapka, üzerinde kısa pantolonla yıkıntıların arasında dolaşan, arada bir güneş gözlüklerini çıkarıp her taşı dikkatle inceleyen, birkaç silik harften de oluşsa gördüğü her eski yazı karşısında hazine bulmuş gibi kendinden geçen tarih öğretmenimizin peşinden ayrılmazdım.
Öğretmenimize bakılırsa güneşe tapan da bizdik, İsa Mesih ve Allah’a inanan da. Dionysos’un elinden şarap Kibele’nin memelerinden süt içmiştik…
Tarih boyunca kopuşları değil tek bir akışı, benzersiz bir sürekliliği yaşamıştı Anadolu. Çok zengin, çok yönlü, ille de köklü bir mirasın üzerinde oturuyorduk. Tümüne sahip çıkmalıydık tarihimizin, geçmiş uygarlıkların mirasını günümüze taşırken her şeyi özümlemeli, bir köşede unutulmuş, yosun tutmuş da olsa en küçük taşı bile ihmal etmemeliydik”
Nedim Gürsel

Midilli’nin ışıkları
Bana sorarsanız Ege’nin en güzel köşesi Assos, günümüzdeki adıyla Behramkale. Yukarda, volkanik tepenin kayalarıyla
karışmış, nasılsa minare eklenmeden camiye dönüştürülen eski Bizans bazilikası ve taş evleriyle köy var, aşağıda, derin yarın dibinde liman.
Balıkçılar buradan açılıyor denize ama fazla uzağa gittikleri
söylenemez. Tam karşıda Midilli adası var çünkü,
Yunanistan’ın kara suları birkaç mil ilerden başlıyor.
Homeros’un deyimiyle “hasat vermez engin”den söz etmek
mümkün değil burada, zaten her şey –deniz de dahil– bir
daralma, kıyıyla kaya arasında sıkışıp kalma duygusu
uyandırıyor. Tatil için gelenlerin de, taş duvarlı, basık tavanlı odalarının pencerelerinden baktıklarında deniz kesiyor önlerini,
arkadaki dağ geçit vermiyor. Hal böyle olunca da geceleyin,
yıldızlı gökyüzü insanın üzerine düşecekmiş gibi alçaldığında, Midilli’nin ışıkları daha bir çekici geliyor.
Sapho’nun adasının çağrısına kapılmamak elde değil, ama deniz var arada. Arada sınırlar, kara suları, yılların biriktirdiği acılar ve göçler var.
Mübadele dediğimiz zorunlu göçler, yerlerinden yurtlarından edilmiş
insanların dramı. Dostluk ve sevinçler de var neyse ki.
Karşı kıyıda oturanlarla aynı güneşi paylaşıyor, aynı havayı soluyoruz; barışta da, savaşta da kaderimiz ortak. Yunanlılarla akraba sayılmasak da iki kıyının benzer halklarıyız. Günbatımından bir süre sonra, yine bu kıyıdan hemşehrimiz İzmirli Homeros’un deyimiyle söyleyecek olursam “şarap rengi” denizde kızıldan karaya, mordan laciverde bir renk cümbüşü başladığında Midilli’nin ışıkları, limandan dağ köylerine doğru peş peşe yanmaya başlıyor.
Assos’un bir başka özelliği de Lesbos’dan, yani Midilli’den buraya ayak basanların hükümdarı Hermias’ın, Platon’un öğrencilerinden olması. Zamanın en büyük bankerlerinden biri sayılan Eubulos’un kölesiymiş bu zat, üstelik hadımmış. Ama, aklı ve yeteneği, bir süre Atina’da yaşayıp öğrenim gördüğüne bakılırsa kültürü sayesinde kral olmayı başarmış. Üstelik kardeşinin kızını vermiş Aristoteles’e.
Böylece akrabalık bağlarını güçlendirdiği ünlü düşünürü üç yıl boyunca (İÖ 348345) konuk etmiş ve yalnızca antik çağı değil ortaçağ Avrupası’nı da etkileyen Aristoteles’in kurduğu felsefe okulu çevreye buradan ışık saçmaya başlamış. Ne var ki, tarih boyunca benzerlerine pek sık rastlamadığımız bu bilge ve saygın hükümdarın sonu da diğer tiranların çoğu gibi Persler’in elinden olmuş….

Bir Yalnız Ağaç
Bakır Çayı vadisinin doğusundaki antik Pergamon kentine Bergama’nın içinden geçerek gidiliyor. Bugünkü adıyla Bakır Çayı, eski adıyla Kaikos’un kolları Selinos ve Keteios’un suladıkları ovayla çevrili dev bir kayanın üzerinde kent, Akropolis’ten itibaren yamaç boyunca kat kat aşağıya doğru iniyor.
Yukarıda etkileyici bir manzara var, aşağıdaysa oteller kenti Bergama’nın çirkin yapıları. Ve Kızıl Avlu adıyla bilinen, sonradan kiliseye çevrilmiş çok eski, çok büyük bir tapınağın yüksek duvarları. Mısır tanrıları Serapis ve İsis’e adanmış bu devasa yapının, avlunun altından akan çayın üzerine kurulduğunu okudum rehberde. Zaten burada kendini ilk bakışta ele vermeyen, varlığını alttan alta, gizlice sürdüren bir tarihle karşılaşıyorsunuz.
Bir zamanlar üzeri renkli mermerlerle kaplı Kızıl Avlu’nun dibinden halka meydan okuyan, şimdiyse yerinde yeller esen İsis’in dev heykeli örneğin. Yalnızca kaidesi ayakta kalmış bu heykelin içine girip konuşan, etrafına toplananlara gaipten haber verip kehanetlerde bulunan rahibin öyküsünü mü anlatsam acaba, yoksa rüzgârda hışırdayan yapraklarıyla avluya gölge veren yalnız ağacın öyküsünü mü?
İlkinde Tanrı adına, din adına bir aldatmaca sözkonusu, ikincideyse tam tersine sadakat. Mutlak sevgi ve bağlılık. Öyleyse ağacın öyküsünden başlayayım.

“Sevda ateşten gömlek” demişler, doğrudur. Giyen bilir. Ama gönüller bir olunca samanlık seyran olur ya, sevda da öyle; anlaşmaya, bağlanmaya gör bir kez. Bol gelir üstüne. Yakasız, iki kollu tek gömlek misali giyer, yapışık ikizler gibi sevdiğinle ömür boyu taşırsın. Sizi ölüm bile ayıramaz. “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!” demişler, doğrudur. Ayrılırsan aşk olur. Ya ayrılmazsan? Bir yastıkta kocarsın. Pergamon’lu âşıklar gibi. …

Mübadeleden gümüze Şirince
Yeşil bir yamaca sırtını dayamış, zeytin ve şeftali ağaçları, erguvanlar arasından heybetle dikilen evleri, cumbaları, beyaz duvarları, taş sokakları ve güzel insanlarıyla eski adı “Çirkince”ye hiç de yakışmayan bir görünümü var bu köyün.
Köy dediysem söz gelişi elbette; yeni adıyla “Şirince” hafta sonları kalabalık bir pazar yerini andırıyor, hafta içindeyse sessiz ve sakin bir Anadolu kasabasını.
Bir süre burada kalmak, sabah horoz sesleriyle uyanıp ev ekmeğiyle
otlu peynirden ibaret kahvaltımı eski köy kahvesinin tahta masalarından birinde etmek isterdim.
Yanında, içkiye sabah başlamak gibi bir alışkanlığım olmamasına karşın, çay niyetine bir ya da iki kadeh karadut, dağ çileği, kavun, nar, hatta dik yamaçlardan bin bir güçlükle toplanan yaban mersini şarabı yuvarlayabilirdim.
Buranın kırmızı, beyaz ya da lal şarapları belki çok iyi değil ama, yumuşak iklimin toprağıyla beslenen, Ege güneşinde ballanan meyvelerden üretilen tatlı şaraplarının lezzetine doyum olmuyor.

Eski bir Rum yerleşimi olan Çirkince’nin adı, yöredeki derebeyi tarafından azat edilen reayanın uydurduğu bir söylenceden geliyor.
Özgürlüklerine kavuşan köylüler yerleşmek için kendilerine bir yer seçtiklerinde, derebey “Kuracağınız köyün yeri nasıl?” diye sorar, onlar da, –herhalde başkaları gelip yerleşmesin diye– “Çirkince” karşılığını verirler. Oysa buranın havası öylesine serin, toprağı bereketli, dağ yamaçlarından çağlayarak inen suları öylesine dinlendirici ki,
“Çirkince” adının gerçekte “Kırkınca”dan türemiş olması bana daha akla yakın gibi geliyor. Zaten doğma büyüme buralı Dido Sotiriu da, bir zamanlar heyecanla okuduğum, bir kitabımda (Balkanlar’a Dönüş) uzun uzadıya söz ettiğim, Türkçeye Benden Selam Söyle Anadolu’ya adıyla çevrilen ünlü romanı Kanlı Topraklar’da, bir zamanlar sekiz yüz haneden oluşan, çalışkan halkının mutlu yaşadığı, komşu Türk köyleriyle can ciğer kuzu sarması geçindiği, akşam zeytinden dönen delikanlılarla kızların mandolin eşliğinde şarkılar söyledikleri bir “cennet”
olarak betimliyor Çirkince’yi. Öyle bir yer ki, savaş nedeniyle yok olan bir dünyanın, geri dönmesi mümkün olmayan bir “yitik cennet”in tüm özelliklerini taşıyor.

Nedim Gürsel Hakkında
Gaziantep’te 5 nisan 1951 yılında doğan Nedim Gürsel Balıkesir’de 6 Eylül İlkokulu’nda okudu, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ni ve Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede “karşılaştırmalı edebiyat” alanında doktora çalışması yaptı. Halen Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde (CNRS) araştırma direktörü olarak çalışan Nedim Gürsel, Sorbonne Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri veriyor.
Öğretim üyeliğinin yanı sıra gazetecilik de yapan yazar, PEN Yazarlar Derneği, Paris Yazarlar Evi ve Akdeniz Akademisi üyesi.
İlk yazısı 1966 yılında “Yeni Ufuklar” dergisinde yayımlanan Nedim Gürsel, çok sayıda edebiyat dergisinde öykülerinin yanı sıra, çağdaş düşün ve edebiyat akımları üzerine kaleme aldığı yazılarıyla da yer aldı. “İlk Kadın” adlı öyküsü İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından 1995’te sahnelendi. Radio France İnternationale’de ve Berlin Radyosu’nda programlar hazırlayan Nedim Gürsel’in öykü, roman ve incelemeleri, başta Fransızca olmak üzere on sekiz dile çevrildi. Eserleri, Boğaziçi, Sorbonne ve Nanterre üniversitelerinde yapılmış çok sayıda doktora tezine konu oldu.

Derin Anadolu
Yazan: Nedim Gürsel
Gezi
164 sayfa

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.